Sosyolojik Yöntemin Yeni Kuralları

Anthony Giddens bir İngiliz toplum bilim cidir. Yapılandırma kavramı ve modern toplumlar üzerindeki görüşleriyle tanınır. Sosyoloji alanındaki en önemli modern bilimcilerden biridir. Anthony Giddens’ın sosyolojiye yaklaşımı ve yöntemleri hakkında daha fazla bilgi almak isterseniz Kırmızı Yayınları’na ait Sosyoloji kitabını okuyabilirsiniz.

Farklı düşünce okullarına baktığımızda, farklılıklar olduğu kadar ortak temalar da görürüz. Hepsi dil ve anlam problemlerini, farklı şekillerde insan eylemini “yorumlayıcı anlama” bağlamında ele almaya çalışır. Üç farklı geleneğe baktığımızda, en eski olanı hermeneutik felsefedir. Her ne kadar Max Weber bu felsefi  anlayışı eleştirmiş olsa da bu gelenekten etkilenmiştir. İkinci düşünce akımı ise Wittgenstein’in etkisini taşır. Üçüncü düşünce akımı ise, bu iki akım arasında aracılık görevi gören fenomenolojidir. Schutz yazılarında Husserl’den oldukça etkilenmiştir. Fenomenolojinin tek, bütünlüklü bir düşünce yapısı sergilediğini söylememiz mümkün değildir. Husserl’in erken dönem yazılarındaki temel amacı, empirik bilgiye üstün bir felsefi şema oluşturmaktı. Tüm bilinç, niyetsel/yönelimseldir. Niyetsellik/yönelimsellik dikkatin yönelmiş olduğu objeden bağımsız bir zihinsel kavrama edimini gerektirir. Husserl’in ilgi odağı bu zihinsel kavrama edimi üzerindedir ve biz bütün somut ilkeleri paranteze aldığımızda bilincin özüne ulaşabiliriz. Husserl’e göre dünyevi var oluşu fenomenolojik olarak inşa edebiliriz. Özneler- arasılık problemi çözülemez, çünkü diğerlerinin bilincin farklı türden niyetli/yönelimsel tasavvurundan başka bir şey olarak görülemeyeceği bir problem olarak kalmaya devam eder. Husserl’in takipçilerinden olan Schutz, fenomenolojik düşünceleri sosyolojinin süregelen problemlerini çözmek için uygulama tutkusuyla işe başlar. Bu rasyonalist konuma göre, fenomenolojinin tam gelişmiş bir toplumsal yapının temelini oluşturması gerekir. Özneler-arasılık problemi felsefi bir problem değil, sosyolojik bir problemdir. Schutz, “doğam tutum” yöntemine odaklanır. “Ona göre doğal tutum, maddi ve toplumsal gerçekliğe inancın askıya alınmasını değil, tam aksini, bir şey göründüğünden farklıdır şeklindeki şüphenin askıya alınmasını gerektirir. Bu işlem doğal tutumun epochesidir.”[1] Weber’in anlamlı eylem tartışmasında, tamamen biz kendimizi eyleme kaptırdığımız için, yaşanmakta olan eyleme anlam yüklediğimizi varsaymanın yanlış olduğunu düşünür. Sadece tamamlanmış eylemlere, deneyimlere değer atfedebiliriz. Bu nedenle de deneyimlerin özünde anlamlı olduklarını söylemek yanıltıcıdır. “Bizim için yaşanmakta olan değil, sadece önceden yaşanmış olan anlamlıdır.”[2] Schutz’a göre başkalarının eylemlerini fenomenolojik açıdan anlama, bir tipleştirme süreci olarak incelenebilir. Birey bu tipleştirme sürecinde öğrenilmiş yorumlama şemalarına başvurur. Biz ilişkisi bireylerin toplumsal yaşamlarında başvurdukları toplumsal formlara ait olan diğer bütün fikirlerin kaynağının oluşmasında etkindir. Schutz’a göre, “toplumsal dünya kesin bir ifadeyle benim dünyamdır; veya onun daha teknik bir dille ifade ettiği gibi, bu dünya esasen sadece benlik bilincinin yönelimselliğinin işleyişine bağlı olan ve her zaman onun içinde yer alan bir şeydir.”[3] Toplumsal dünyayı araştırırken saf fenomenolojik yöntemden sıyrılarak, toplumsal dünyanın varlığını bir veri olarak kabul edip işe öyle başlamamız gerekmektedir.


[1] Anthony Giddens, Sosyolojik Yöntemin Yeni Kuralları – Yorumcu Sosyolojilerin Pozitivist Bir Eleştirisi-, (çev. Ümit Tatlıcan- Bekir Baldız), Sentez Yayıncılık, Ankara, 2013, s. 46.

[2] Anthony Giddens, a.g.e., s. 47.

[3] Anthony Giddens, a.g.e., s. 50.

Etnometodoloji

İngiliz ve Amerikan düşünürler her zaman fenomenolojiye uzak durmuşlardır, fenomenolojik var oluşçuluğun bir benzeri gündelik dil felsefesiydi. Etnometodolojide bu iki felsefi bakış açısından yararlanma girişimi söz konusudur. Fenomenoloji ve gündelik dil felsefesinin ortak yönleri de vardır. İkisi de bilim insanının değil, gündelik dünyanın yani insanın dünyasının araştırılmasına odaklanmıştır. Fenomenoloji, pozitivist felsefenin aksine ısrarla doğal tutumun küçümsenemeyeceğini ve yok sayılamayacağını vurgular. “Schutz’u izleyen Garfinkel sosyal bilimlerinkinden ziyade pratik gündelik hayatın ilgileriyle bağlantılı bu türden pek çok rasyonalite biçimi tespit eder”[1] Garfinkel, doğal tutumun gündelik hayatta aktörler tarafından nasıl somut bir olgu olarak gerçekleştirildiğiyle ilgilenir. Garfinkel’e göre etnometodolojinin temel önermesi; “üyelerin düzenli gündelik ilişki ortamlarını ürettiklerini ve düzenledikleri etkinlikleri ile onların bu ortamları açıklanabilir kılma prosedürleri aslında aynı şeylerdir.”[2] Yani insanlar içinde bulundukları ortamları başvurmuş oldukları açıklanabilir kılma prosedürleri sayesinde üretir ve düzenlerler. Garfinkel için cevabın güçlü bir cazibesi vardır, felsefe nasıl dünyayı olduğu haliyle bırakıyorsa, etnometodoloji de sosyolojiyi olduğu haliyle bırakmalıdır. İlk olarak etnometodolojinin amacı, toplumsal pratiklerin açıklanabilirliğini açıklamaktır. İkinci olarak ise, etnometodolog kendi araştırmalarının özüne uygun olarak toplumun sıradan olan üyelerinin gündelik yaşantıları sosyoloji ile uzman sosyal bilimcilerin yapmış oldukları sosyoloji arasında öz olarak bir fark görmez. Etnometodoloji, bir eylemi sadece açıklanabilir olduğu ölçüde rasyonel olarak ele alır. Garfinkel’e göre herkes, buna sosyal bilimciler de dahil olmak üzere bir üyedir, “sosyoloji sosyologların pratik sosyolojik akıl yürütmesidir.”[3] O zaman sosyal bilimcinin betimlemeye ve analiz etmeye çalıştığı şey toplumsal dünyada doğa bilimciden daha farklı bir şekilde yer aldığı ve onun bir üyesi olduğudur. Garfinkel’e göre, etnometodolojinin görevi bağlama gönderimli ifadeleri düzeltmek değildir. Garfinkel’in kullanımıyla bağlam sadece konuşma edimlerinin veya yüz ifadelerinin, mimiklerin vb. zamansal konumuna değil, aynı zamanda sözlerin belirli kurallar içindeki bağlamsal yerine de işaret etmektedir. Üçüncü anlamına göre de hiçbir ifade bağlamdan bağımsız olamaz. Fakat eylem ve anlamının bağlamsal özelliklerinin ortaya çıkarmış olduğu problemler sadece etnometodolojiye özgü değildir. Değineceğimiz düşünce okulları da bu problemlerle yüzleşmek durumunda kalmışlardır.


[1] Anthony Giddens, a.g.e., s. 55.

[2] Anthony Giddens, a.g.e., s. 56.

[3] Anthony Giddens, a.g.e., s. 62.

Post- Wittgensteincı Felsefe

Louch’a göre, “ister bizzat bireyler tarafından ister onların eylemleri hakkında sosyal bilimci araştırmacılar tarafından yapılmaya çalışılsın, insan eylemine ilişkin herhangi bir açıklama kaçınılmaz olarak ahlaki bir açıklamadır.”[1] Sosyolojinin görevi esasen felsefidir. Bu durum ilk başta ne kadar garip görünse de, bu insan eyleminin, doğa dünyasındaki olayların aksine anlamlı olduğu fikrine dayanır. Winch’e göre olaya bu açıdan baktığımızda anlama sahip olma zorunlu olarak kurala bağlıdır. Winch, anlamlı davranış ile kurala bağlı davranış arasında bir denklik olduğunu göstermek için çok uğraşır. Ona göre sadece ilk başta bazı anlamlı davranış biçimleri kurala bağlı görünebilir. Söz konusu toplumsal davranış olduğunda, farklı hayat tarzlarına ait olan ifadelerin kuralları göz önünde bulundurulur. Bu sayede iki farklı eylemi aynı türden eylem olarak ele alabiliriz.

            Winch’in anlamlı eylemi kurala bağlı davranışla özdeşleştirmesi yanlıştır.

            1) Winch, kural fikri üstünde çok fazla durmasına rağmen bu kavramı yeterince açıklamaz. Bir eylemin kurala bağlı, dolayısıyla anlamlı olup olmadığını anlamak için o davranışın doğru ve yanlış bir şekli bulunduğunu öne sürmenin anlamlı olup olmadığına akarak gösterebiliriz.

            2) Kural terimi esnek bir biçimde kullanılmıştır. “Winch asla kimin kuralları sorusunu sormaz.”[2] Bir eylemin anlamını bilmek ve onu gerçekleştirmeye çalışmak tamamen farklı şeylerdir.

            3) Bu yüzden de Winch eylemin anlamını, eylemi gerçekleştirmeyle karıştırma eğilimi göstermektedir. Bir emir edimi ile bu emre itaat edimi arasında bir içsel ilişki vardır. Ama bu içsel ilişki sadece eylemin anlamı veya anlaşılırlığı düzeyindedir.

            4) “Eylemler sadece fikirleri ifade ederler ve fikirler arasındaki ilişkiler nedensel olmaktan ziyade kavramsal ilişkilerdir.”[3] şeklinde olan iddialarını temel alarak nedensel analiz imkanını sosyal bilimlerden dışlayarak mantıksal bir örnek sunma girişimine zarar vermiş olur.

            5) Winch, toplumsal dünya ve doğa dünyası arasındaki farklılıkları oldukça abartır.


[1] Anthony Giddens, a.g.e., s. 65.

[2] Anthony Giddens, a.g.e., s. 70.

[3] Anthony Giddens, a.g.e., s. 71.

Yorumcu Sosyolojilerin Önemi

Schutz, Winch ve Garfinkel’in düşüncelerini ana hatları ile özetlemeye çalışalım. Schutz, Husserl’in ortaya koyduğu fenomenolojik programa oldukça yakın durur. Çalışması, egonun deneyimleri olan bir fenomenoloji ile özneler arası dünyanın varlığından hareket eden tamamen farklı bakış açısı arasında çözüme kavuşturulamamıştır.

            Garfinkel, Schutz’dan ve Wittgenstein’dan felsefi bir açıklama geliştirmekten ziyade bir dizi pratik araştırma gerçekleştirmek amacı ile yararlanır.

            Düşünce okulları aralarında farklara rağmen benzer özellikler de sergiler. Verstehen (anlama), sosyal bilimciye özgü bir araştırma tekniği olarak değil, toplumsal etkileşimlerin ayrılmaz bir parçası, özel deneyim biçimi olarak görülmelidir. İkinci olarak, sosyal araştırmacıların analiz etmeyi planladıkları davranışları anlamaya çalışırken, sokaktaki insanlarla benzer kaynaklardan yararlandıkları söylenmektedir. Üçüncü olarak anlamlı bir toplumsal dünya kurmak için toplumdaki üyelerin yararlanmış oldukları bilgi rezervleri pragmatik yönelimli bilgilere dayanmaktadır. Dördüncüsü ise, sosyal bilimcilerin kullanmakta olduğu kavramlar sokaktaki insanların kullanmış olduğu kavramlarla ilişkilidir. Bu durum ise, ön-anlamayla alakalıdır.

Hermeneutik ve Eleştirel Teori

Gadamer anlamayı Dilthey’den farklı olarak ele alır. Gadamer’e göre anlama, farklı kültür çerçeveleri arasında karşılıklı alışverişe dayanır. Yeniden yaşama fikri hermeneutik ile önemliyken, Gadamer bunu bir kenara atar fakat hakikat arayışına devam eder. “Her anlama tarih içinde konumlanır ve belirli bir referans çerçevesi, gelenek veya kültür içinden anlamadır.”[1] Gadamer’e gör bir dili anlamak için yorumlama kuralından geçirmemize gerek yoktur. Bir dili anlayabilmek için onun içinde yaşayabilmek gerekir. Bu durum ölü diller için de geçerlidir. Gadamer’e göre dil insanın dünya içinde var oluş tarzının ifade edilmesidir.

            Habermas, Gadamer’den oldukça yararlanır. “Habermas’a göre insan etkinliği üzerine bir araştırmanın salt hermeneutik olamayacağını vurgulamak da aynı ölçüde önemlidir.[2] Hermeneutik felsefeye göre baktığımızda, bütün insansal eylemler anlamayı gerektirir. Pozitivist felsefecilere göre ise, doğa bilimleri ile sosyal bilimler arasında bir fark yoktur, mantığı aynıdır. Fakat Habermas’a göre “sosyal bilimler hem hermeneutik hem de nomolojik (yarı- natüralist) olanlardır ve bu iki girişim türünün ayrıca bir üçüncüyle -eleştirel teoriyle- tamamlanması gerekir.”[3] Habermas’a göre hakikat ise, önermelerin değil ideal konuşma durumunda olan tartışmaların sonucudur.

            Bu incelenenler şimdiye kadar farklı düşünce okullarının ortaya koydukları düşüncelerdir. Bu düşünceler savunucuları tarafından da çözüme ulaştırılamamıştır.


[1] Anthony Giddens, a.g.e., s. 79.

[2] Anthony Giddens, a.g.e., s. 81.

[3] Anthony Giddens, a.g.e., s. 82.

Faillik, Edim Teşhisleri ve İletişimsel Niyet

a. Faillikle İlgili Problemler

Sorumluluk konusunu ele aldığımızda insanlar genellikle sonuçlara bakarak bir hükümde bulunurlar. Hastalanmak normalde kişinin elinde olmayan bir şeydir. Başkalarının dikkatini çekmek için hasta numarası yapma konusu ele alındığında bu durum farklı sonuçlar ve tepkiler doğurur. Bu durumun benzer olması, iki durum arasındaki sınırların net olarak çizilememesinin edeni, hastalık hastalığının muğlak doğasından dolayıdır. Biz gündelik hayatta, “faillik=ahlaki sorumluluk=ahlaki meşruluk bağlamı”[1]denkliğine göre hareket ediyoruz.

            Çoğu felsefeci eylem kavramının merkezini niyet kavramının oluşturduğunu kabul etmektedir. Bu kabul iki şekilde karımıza çıkmaktadır. “1) Genelde eylem kavramı konusunda, 2) edim tiplerinin teşhisi konusunda.”[2] Eylem sürekli yaşanılan deneyimler sürecidir. Faillik fikri, Praxis kavramıyla doğruda bağlantılıdır. Faillik kavramı açısından baktığımızda 1) kişinin farklı bir şekilde davranabilmesi ve 2) bireyde bağımsız olarak şekillenmiş dünyanın önceden belirlenmiş olan bir geleceğe dayanmaması analitik açıdan önemlidir.


[1] Anthony Giddens, a.g.e., s. 97.

[2] Anthony Giddens, a.g.e., s. 98.

b. Niyetler ve Projeler

Yazar, niyet ve amaç terimlerini ayı anlamda kullanacağını belirtmektedir. Gündelik dilde iki kavram birbirinden farklıdır. Niyet kavramında içerilmeyen anlamlar amaç kavramında görülür. Amaç bir şeyi hedefleme ya da karar verme ile bağlantılıdır. Amaç terimini uzun vadeli hedefleri anlatmak için kullanırken, niyet terimi daha çok gündelik pratiklerle sınırlı kalır. Niyetli eylemlerin niyetlenilmemiş sonuçları farklı şekillerde kazanılabilir. Biri, “niyetlenilen sonuca ulaşılmayıp, aksine bireyin davranışının ya araç olarak kullanılan bilgi ulaşılmaya çalışan hedefe uygun olmadığı veya hedefle ilgisiz olduğu için ya da kişi ilgili araçların hangi durumlarda kullanılması gerektiği konusunda yanlış bir fikre sahip olduğu için farklı bir sonuca veya sonuçlara yol açtığı durumdur.”[1]

            Niyetlenilen şeye ulaşmak başka sonuçları da beraberinde getirir. Odanın ışığını açan bir kişi bilmeden bir hırsızı uyarmış olabilir. Bu durum kişinin yaptığı fakat niyetlenmediği bir durumdur.


[1] Anthony Giddens, a.g.e., s. 102.

c. Edim Teşhisleri ve Eylemin Rasyonalizasyonu

Doğanın sahip olduğu anlamlar insanların gündelik hayatlarının içinde doğayı anlama ve açıklama çabalarının bir sonucu olarak üretilir. Doğa bilimlerinde üretilen kavramlar ve teorilere baktığımızda bunlar gündelik hayat içinde sürekli bir elekten geçerek gündelik referans çerçevelerinin unsurları haline gelirler. “Edim teşhisleri çoğu kez insan davranışıyla ilgili niçin sorularına uygun cevaplar olarak hizmet eder.”[1] Gündelik hayatta amaç ve gerekçe kavramları birbiri ile örtüşüyor olmasına rağmen, sosyolojik olarak bireylerin birbirlerinin etkinliklerini anlamak için başvurdukları farklı araştırma katmanlarını birbirinden ayırmamız gerekmektedir. Schutz’dan bir örnek verecek olursak, şemsiye açma bir edim nitelemesidir. Kişinin bu hareketi yapmada niyeti ıslanmamaktır ve yapma gerekçesi ise baş üstünde tutulan bir cismin kişiyi yağmurdan koruyacağını bilmesidir. Peki gerekçeler neden midir? Bu mesele eylem felsefesinde tartışılmıştır. Gerekçelerin nedenler olmadıklarını söyleyenlere göre gerekçe ve faillik kavramsal bir ilişkidir.

            Buraya kadar söylediklerimize bir göz atalım. Eylem kavramı ve edim türleri ile niyetler arasındaki ilişki mantıksal değildir. Gerekçelerin insan davranışındaki önemini en iyi şekilde davranışın refleksif olarak gözetiminin teorik unsuru olarak algıladığımız zaman kavrayabiliriz. Son olarak ise, etkileşim sırasında anlamın iletilmesiyle bağlantılı problemler iletişimsel-olmayan edimlerdeki anlamların teşhisiyle bağlantılı problemlerden bir şekilde farklıdır.


[1] Anthony Giddens, a.g.e., s. 106.

Toplumsal Hayatın Üretimi ve Yeniden Üretimi

Parsons ilk çalışmasında iradeciliği pozitivizmin karşısına yerleştirir. “Pozitivizm 19.yy daki eyleyen özneye ahlaki bir aktör olarak yapılan tüm referansları küçümsemeye çalışan sosyal teorileri, iradecilik ise eyleyen özneyi öne çıkaran teorileri ifade eder.”[1] İradecilik kavramı normatif doğaya sahip olan unsurlara işaret eder.

            Marx’ın yazılarında iki diyalektik biçiminden söz edilir. Biri insan ve doğa arasındaki diyalektik iken, diğeri sınıfların diyalektiğidir. Bu iki diyalektik de tarihin ve kültürün dönüştürülmesi ile bağlantılı süreçlerdir. Marx, çıkarlar, çatışma ve güç kavramlarını sınıfsal bağlam içinde nadiren tartışır, bu nedenle de bu kavramların sosyalist toplumla ne kadar ilişkili olduğu konusu kesinliğe kavuşamaz. Sosyalist bir toplumda sınıflar arası çatışma ve çıkarlar ortadan kalkabilir. Elde olan verilerle Marx’ın böyle bir şey demediğini somutlaştırmak oldukça zordur.

            Bir etkileşim üç bileşenden oluşur. “Etkileşimi anlamlı olarak kurulması, ahlaki bir düzen olarak kurulması ve güç ilişkilerinin işleyişi olarak kurulması.”[2] Etkileşimin anlamlı olarak üretimi öncelikle iletişimsel niyetin karşılıklı olarak kavranmasına bağlıdır. Dil temel bir araç olmasına rağmen, tek faktör değildir. Etkileşimde eylem ve güç arasında da bir ilişki vardır. “Eylem doğası gereği belirli sonuçlara ulaşmak için araçların kullanılmasını gerektirir, bu sonuçlara bireylerin olayların akışına doğrudan müdahalesiyle, yeni (aktörün yapması veya yapmaktan kaçınmasını alt kategorilerden biri olan) niyetli eylemlerle ulaşılır; güç bireyin bu araçları oluşturmak için kaynakları harekete geçirebilme kapasitesini ifade eder.”[3] Bu açıdan baktığımızda güç; insan eyleminin dönüştürme kapasitesini anlatır. Marx, insan eyleminin dönüştürme kapasitesini ön planda tutar ve Praxis kavramının merkezidir. Etkileşimde güç kullanımı kaynaklar veya olanaklar çerçevesince kavranabilir haldedir. İnsanlar etkileşim anında bu kaynaklar ve olanakları etkileşimin gerekçeleştirilmesinin unsurları haline getirip, kullanırlar. Bu sayede onun akışını yönlendirmiş olurlar.

            Sonuçta, Marx, bütün ilgisini kapitalizmin ekonomi politik eleştirisine yoğunlaştırdığı için, düşünce hayatında bunlar genel ontolojik problemlere dönmez. Yapısal özellikleri açısından gündelik dili ele aldığımızda, hem konuşmaların gerçekleştirilmesini hem de diyaloğun bir koşulu olarak karşımıza çıkar. Ancak bu ikisinin niyetlenilmemiş bir sonucu olarak ele alınır. Bu özellik merkezi bir konuma sahiptir. Yapı terimi üretken kurallar ve kaynaklar sistemine işaret eder. “Yapılar, zaman ve mekan dışındadır ve analiz amacıyla özellikle kişisel olmayan şeyler olarak alınmaları gerekir.”[4]


[1] Anthony Giddens, a.g.e., s. 122.

[2] Anthony Giddens, a.g.e., s. 130.

[3] Anthony Giddens, a.g.e., s. 137.

[4] Anthony Giddens, a.g.e., s. 154.

Açıklayıcı Açıklamaların Mahiyeti

Pozitivizm iki anlamda 19. yy toplum felsefesi ve sosyal teorisine hakimdi. 1) Bütün bilgilerin veya bilgi olarak ele alınabilecek her şeyin somut duygularla kavranabilecek yönlerine atıfta bulunarak ifade edilebileceği inancı ve 2) toplumsal olguların araştırılmasında bilimin yöntem ve formlarının kullanılabileceği düşüncesi hakimdir.

            Felsefede 1920ler ve 30’larda iki alanın arasında keskin ayrışmalar yaşanmıştır.

a . Pozitivist Açmazlar

            İnsan davranışları ve doğa bilimlerinde oluşan farklılıklara rağmen, doğa bilimlerinde oluşturulan mantıksal formun insan davranışları üzerinde de kullanılabileceği farklı şekillerde ortaya konmuştur.

            Popper iki temayı yani, 1) bilimi diğer kriterlerden ve inançlardan ayıran sınırın belirlenmesi ve 2) yanlışlamanın tümden gelimsel bir mantık çerçevesi içindeki önemini vurgulayarak bilim felsefesinin genel hatlarını çizer. Kuhn ise, paradigma terimini ortaya atar ve birçok yazar tarafından bu terim benimsenir. “Paradigma kavramını Kuhn’daki anlamıyla önemli kılan şey, terimin normal bilimin çerçevesini oluşturan en temel, sorgulamadan benimsenen bir dizi anlayışın varlığına işaret etmesidir.”[1]

            Bilim doğada gerçekleşen olayları insandan bağımsız güçlerin ürünü olarak ele alır. Günümüzde güç terimi daha çok dinsel kökenlere sahip gibi görünür. Bu sistemlerin çoğunda insanileştirilmiş tanrılar, ruhlar, cinler çıkar. İkinci olarak da bilim uzman topluluklar içinde teoriler geliştiren ve gözlem yapan bir biçimde karşımıza çıkar ve herkese açıktır. Bu saydıklarımız bilimin bilim olmayandan farkını açıklar.

b. Rölativizm ve Hermeneutik Analiz

            Bütün bilgiler görelidir şeklinde bütün evrensel iddialarda olduğu gibi bu görelilikleri kendini olumsuzlamadan ifade etmenin bir yolu yoktur. Doğa bilimlerinde de aynen sosyolojide olduğu gibi, “1) teoriden bağımsız gözlemler veya veriler olmadığını, 2) sofistike yanlışlamacılık şemasının sınırlanabilirlikle ilgili problemlere bir ön yaklaşım sağladığını ve 3) paradigma teriminin doğa bilimlerinin yanı sıra diğer bilimler için de kullanıldığını bir tarafa bırakırsak, herhangi bir teorik perspektifi kavramanın veya farklı perspektifleri ilişkilendirmenin hermeneutik görevler olduklarını kabul edebiliriz.”[2]  Sosyolojinin araştırma alanı doğa bilimlerinde olduğu gibi özne-nesne ilişkisi içinde değil, özne-özne ilişkisi içindedir. Anlam çerçevelerindeki tutarlılıklar konusuna baktığımızda geçerli olan tutarsızlıklar, tartışmalı ya da ihtilaflı anlamlar konusunda da geçerlidir. Kısacası hepsinin hermeneutik olarak kavranması gerekir.

            İnsan davranışını anlama amacı güden sadece sosyal bilimler değil aynı zamanda edebiyat ve sanat da böyle bir amacı hedefler. İnsan etkinliği ve doğal çevre arasındaki etkileşim doğa ile olur, bütün kültürlerde güzel sanatlar alanı insanlarla, onların evrendeki konumlarıyla, tanrılar ve ruhlarla olan ilişkileriyle ilgilidir. Bakıldığında güzel sanatlar gerçekliği olduğu haliyle betimlemek zorunda değillerdir.

            Şimdi buraya kadar anlattıklarımıza bir göz atacak olursak; ilk olarak yorumcu sosyoloji okullarından ve bunların sosyal bilimlerin mantık ve yöntemine yapmış olduğu katkıları söyledik. Fakat bu katkılara rağmen, bu görüşlerin kaynağı felsefi idealizme yakın duran ve sosyal analiz alanına aktarıldığında bu idealizmin geleneksel yetersizliklerini sergileyen düşünce okullarıdır.

            Durkheim’in ve daha sonra Parsons’ın simgelemiş olduğu Ortodoks işlevselcilik, “niyetli (amaçlı) eylem ile kurumsal analizi toplumsal dayanışmanın temelini oluşturan ahlaki değerlerin aynı zamanda kişiliğin güdüleyici unsurları olarak yer aldıkları teoreminden hareketle ilişkilendirme girişimini temsil eder.”[3] Sosyolojik analizin temel amaçlarına baktığımızda, farklı hayat tarzlarının sosyal bilimlerin belirleyici metadilleri içinde hermeneutik olarak açıklanması ve ilişkilendirilmesi ve toplum üretimi ve yeniden üretiminin insani failliğinin icrası olarak açıklamasıdır.


[1] Anthony Giddens, a.g.e., s. 165.

[2] Anthony Giddens, a.g.e., s. 175.

[3] Anthony Giddens, a.g.e., s. 189.

Bir cevap yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.