Sosyal Bilim Paradigmaları Açısından Sosyolojik Metodoloji

Yazarı Kemaleddin Taş olan “Sosyal Bilim Paradigmaları Açısından Sosyolojik Metodoloji” kitabına değinmeden önce çok kısa bir şekilde yazarımızı tanıyalım. Sosyolog olan Kemaleddin Taş, 1991 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde yükseköğrenimini tamamladıktan sonra,  yüksek lisansını ve doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı nda tamamlamıştır. Din sosyolojisi, din ve küreselleşme, dinlerarası ilişkiler gibi konularda çalışmıştır. Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Din Sosyolojisi Anabilim Dalı’nda profesör olarak görev yapmaktadır. Kemaleddin Taş’ın  akademik çalışmaları için buraya bakabilirsiniz. http://w3.sdu.edu.tr/personel/03190/prof-dr-kemaleddin-tas

Giriş ve sonuç bölümleri hariç, üç bölümden oluşan kitapta yazar, sosyal bilimcilerin bile karıştırabildiği ve yeterli farkındalığa sahip olmadıkları sosyal bilim paradigmalarının temel özelliklerini, bu paradigmaların hatlarını meydana getiren mantıksal sırayla; ontolojik, epistemolojik ve metodolojik sayıltıları ve bu metodolojik sayıltıları meydana getiren nicel (pozitivist) ve nitel (anlayıcı) araştırma yöntemlerini temel özellikleri ile veri toplama araçlarını eleştirel bir bakış açısı ile biz okuyucularına iletmiştir.

 

Giriş

Bir kavramı ilgili olduğu bağlam içinde bir diğeri ile ilişkilendiremediğimiz zaman, o kavram analitik anlamda işe yaramaz halde olur. Biz kavramları somuttan soyuta doğru giden bir analiz sonucu elde ederiz. Kavramlar arası ilişkileri yeniden kurmadığımız sürece onları analitik bir parça olarak kullanmamız mümkün değildir. Sosyal bilimlerde metot, yöntem, teknik, metodoloji, yöntembilim kavramları fazla net olmamakla birlikte bazı yanlış referans noktaları da bulunmaktadır. İşe bu kavramları açıklayarak başlamakta fayda var.

Yöntem; eksik- tam, doğru- yanlış yargılarında bulunabildiğimiz, kendine kural konabilen, nasıl olması gerektiği söylenebilen bir alandır. Yani araştırmacının tavrının ne olması gerektiği, objeye nasıl ve nereden bakılacağı, zihinsel tutumun nasıl olacağı konusunda öğretici ve açıklayıcı kurallar topluluğudur.

Ülkemiz sosyolojisinde yöntemin veya metodun tek, ama tekniğin birden fazla olduğuna dair bir kabul vardır. Bunun nedeni olarak, doğa bilimlerini kabul etmiş olan katı pozitivist anlayışı, geleneksel ampirist akımı söyleyebiliriz.

Metot; bilinmeyen bir şeyi bularak ortaya çıkarmak veya bilinen bir şeyi ispatlamak için düşünceleri iyi bir şekilde sıralama ve kullanma sanatıdır. Metodoloji ise; zihnin kendisinden bağımsız, objektif ve subjektif bütün konularla ilişkilerni inceleyen bir bilimdir. Metodun doğru bilgi elde etmek ve amaca ulaşmak için kullanılan en kestirme yol olduğunu söyleyebiliriz. Metot araştırma sürecinin eylemsel boyutu ile ilgili iken, metodoloji eylemsel boyutu da içine alan zihinsel boyut ile ilgilidir.

Metodoloji Yerine Başka Bir Kavram Kullanabilir miyiz?

Metodoloji ve yöntembilim birbiri ile aynı gibi görünse de farklıdır. Metodoloji, bilimsel araştırmanın bütün eylemsel ve zihinsel süreçlerini irdeleyen, nasıl olması gerektiğini söyleyen bir disiplin olarak ele alındığında metodoloji yerine “yöntembilim” kavramını kullanabiliriz. Ancak metodolojinin felsefi bir arka planı ve teorik bakış açısını kapsayan bir boyutu da vardır. Metodolojik yaklaşım olarak ifade edilen bu alanı “yöntem-bilimsel yaklaşım” kavramı karşılayamamaktadır. O zaman bir disiplinden söz ederken yöntembilim, araştırmacının yaklaşımı için de metodoloji kavramlarını kullanmak daha sağlıklı olacaktır. Yöntembilim epistemolojinin içinde yer alır ve bilimsel gelişim sürecinde bilginin nasıl elde edileceği ile ilgilenir.

Bilimsel faaliyetin gerçekleşebilmesi için hem metot bilgisine hem de sezgici akla gereksinim vardır. Bu şekilde araştırmayı daha geçerli ve değerli kılacak olan bilgilere ulaşmak ve çözümlemek mümkündür. Temel kavramlara değindikten sonra paradigma kavramı üzerinde de durmakta fayda var.

Paradigma; temel varsayımları, araştırma modelleri ve cevap arama yöntemlerini kapsayan, kuram ve araştırma için genel bir düzenleyici çerçevedir. Bir nevi düşünme sistemi bütünüdür. Bir paradigma neyin araştırılması gerektiğinin, hangi soruların sorulacağının ve alınan cevapların nasıl yorumlanacağının, hangi kurallar doğrultusunda olacağını belirler. Paradigmalar, içermiş oldukları örnekleri, teorileri, yöntem ve araçları da tanımlar ve ilişkilendirir. Belli bir paradigmaya bağlı olmak bir cemaate bağlı olmak gibidir.

Hüsamettin Arslan, bilim adamları topluluğunun tam anmıyla cemaat yapısı içinde olduğunu ifade eder. Buna göre bilimsel bilgi de dahil olmak üzere tüm bilgi türlerinin var oluş nedeninin altında epistemik cemaat yatmaktadır. Bilimsel bilginin var olma koşulu, epistemik cemaatin varlık kazanmasına bağlıdır. Bir bilimsel cemaatin sürekliliği, takipçilerinin cemaatin bilgisini, normlarını, değerlerini, amaç ve çıkarlarını sürdürmesine bağlıdır. O zaman bilimsel bilgi epistemik cemaatin üyesi olan bilim adamları tarafından inşa edilmiş olan, bir bilimsel etiket konarak gelecek kuşaklara aktarılan bilgidir.

Paradigma Kavramı

Hüsamettin Arslan’ın “Epistemik Cemaat” olarak ele aldığı “paradigma” kavramını ilk ortaya atan Thomas S. Kuhn’dur. Paradigma, bir bilimsel cemaate ait üyelerin paylaştığı temel kurallardır ve bilimsel cemaat de bir paradigmayı paylaşan insanlardan oluşur. Paradigmayı anlamanın tek yolu, bilimsel bilginin üreticisi olan bilim adamları topluluğunun anlaşılmasıdır. Belirli bir paradigmaya sahip olmayan bir bilim adamı olguları bir araya getiremez. Kuhn, bilimsel gelişmede ana terimin paradigma olduğunu öne sürer. O’na göre bilimin gelişimi kesintili ve devrim şeklinde gerçekleşir. Yani belli bir dönem bir paradigma ön plandadır ama zamanla o paradigma önemini ve işlevini kaybeder, yerine yeni paradigmalar geçer ve kabul görür. Bu bir devrim olarak devam eder yani döngüseldir.

Kuhn’un kullandığı bir başka terim ise olağan bilim kavramıdır. Olağan bilim; geçmişte kazanılmış bir ya da birden fazla bilimsel başarı üzerine sağlam olarak oturtulmuş çalışmadır. Olağan bilimin yapmaya çalıştığı şey bulmaca çözmekten ibarettir. Aslında olağan bilim ne olgu ne de kuram düzeyinde bir yenilik bulma peşinde değildir. Yenilik bulmadığı için de başarılıdır. Bir paradigmanın sağlamış olduğu kavramsal araçlar, paradigmanın sorununu çözmenin yanı sıra bu araçlar güvenli olduğu için de bilim daha hızlı ilerler. Kuhn bilimin istikrarsız olduğunu ve kazanılmş bilgilerin toplamı olmadığını iddia eder. Bilimsel süreç zaman zaman gerçekleşen devrimlerle bir kesintiye uğrar. Bilimsel teoriler, doğa olaylarını açıklayabildiği sürece bilime normal (olağan) bilim denir.

Popper’a baktığımızda, problemi “yanlışlama” yöntemi ile çözmeye çalışır. Bilimde hiçbir şey sürekli olarak değişmez değildir. Yanlışlamacılık, bilimsel bilgilerin hiçbir şekilde doğrulanamayacağını ama yanlışlanabileceğini ileri sürer. Kesinliğini bilmediğimiz ama yanlışlanabilme imkanı olan bütün önermelerin kullanılabilir doğru sonuçları bulunmaktadır. Bu metodolojik yaklaşım akılcılık, eleştiricilik ve yanlışlamacılık temeline dayanmaktadır.

Sosyoloji Biliminin Felsefi Kökenleri

Sosyoloji biliminin felsefi kökenleri iki farklı geleneğe dayanmaktadır. Birisi, Fransa ve İngiltere’de kurulan daha sonra Fransa’da gelişip, sistematik bir hal alan “Pozitivist Paradigma” ve buna bağlı gelişen pozitivist sosyolojidir. İkincisi ise, Alman Felsefesi’ne dayanan, özellikle Kant ve Hegel tarafından temelleri atılan “Anlayıcı/ Yorumlayıcı Paradigma” geleneğidir.

Pozitivist/Naturalist Paradigma; tümelin bilgisini elde edebilecek bir faaliyet alanı olarak kabul edilen pozitivist paradigmanın en belirgin amacı tümel ve evrensel bilgiyi ortaya koymaktır. Pozitivizme göre bilimsel bilgi evrenseldir ve doğa yasaları da evrensel yasalardır. Pozitivizm ve realizm bazı konularda ayrılmış olda da temelde birtakım ortak noktaları da paylaşırlar. Bilim nesnel ve rasyonel bir girişimdir. Bu düşünce her iki epistemoloji tarafından da kabul edilir. Her iki yaklaşım da gözlemsel verileri referans noktası olarak görmektedir. Pozitivist bilgi kuramının temel varsayımı gerçek dünya ile teori arasında birebir ilişki olduğudur. Gerçek dünya teoride yansımasını bulur, teoride temsil edilir ve teori gerçek dünyaya karşılık gelir. Pozitivizme göre bilimin ya da bilim unvanına sahip olmak isteyen her entellektüel etkinliğin uyması gereken tek mantığı vardır. Bu nedenle sosyal bilimler ile doğa bilimleri aynı yöntemi kullanır. Pozitivist sosyal bilimlerin bazı temel özelliklerine değinecek olursak;

  • Sosyal bilimin amacı yasalar keşfetmektir.
  • İnsanlar rasyonel düşünen bireci kişilerdir.
  • Bilimsel bilgi diğer tüm bilgilerden farklı ve üstündür.
  • Sosyal bilimin değerden bağımsız ve objektif olması olması gerektiğini söyleyebiliriz.

Pozitivist sosyolojinin önde gelenlerinden A. Comte, insanlık tarihinin birliğini savunur. Bu nedenle sosyolojinin konusu da insan türünün tarihidir. Batı toplumu örnek bir toplum niteliğindedir ve bütün insanlığın toplumu haline gelecektir. Comte açısından bilim bir serüven değil, dogmaların kaynağıdır.

Özetleyecek olursak; sosyolojinin ilk hali olan pozitivist sosyoloji kendini doğa bilimlerine benzeterek, bilim olarak meşruiyetini ispat etmiştir. Pozitivist sosyolojinin ontolojik olarak yaklaşımı özne-nesne ayrımını temellendirmiştir. Sosyoloji bilim olma meşruluğunu pozitivizm ile elde etmiştir.

Anlayıcı/Yorumlayıcı Paradigma; Greklerden bir miras olan hermeneutik, ancak son yıllarda Almanya’da kurumlaşmı ve sosyal bilimlerde bilindik bir terim haline gelmiştir. “Anlama”, hermeneutik geleneğin birleştirici kavramıdır. Bilimin rasyonel ve nesnel bir girişim olduğu inancını ve bilimsel teorilerin değerlendirilmesinde gözlemsel verilerin kanıt olarak kullanılmasını kabul etmez. Pozitivizm, doğrudan nesnelci bir anlayışı benimserken, anlayıcı epistemoloji, doğrudan yansımacı olmayan, öznelci bir anlayıştan yola çıkar. Geleneksel hermeneutiğin temeli 19. yyda Dilthey tarafından geliştirilen anlama kavramında yatar. Anlama, olgular arasındaki nedensel bağlar üzerinde çalışmaya alternatif olarak sunulmuştur. Daha sonraki dönemlerde Weber, Dilthey ve diğerlerinin açıklama ve anlama arasına açtıkları uçurumun üzerine bir köprü kurmaya çalışmıştır. Anlayıcı/Yorumlayıcı sosyal bilimin dayandığı bazı temel özellikleri sıralayacak olursak;

  • Sosyal bilimin amacı, toplumsal anlamı bağlamında anlamaktır.
  • Gerçekliğin, toplumsal olarak yaratıldığına ilişkin inşacı bir görüş vardır.
  • Bilimsel bilgi, diğer bilgi biçimlerinden farklıdır ama daha iyi değildir.
  • Aşkın bir perspektiften kullanılan bilgiye dönük olarak pratik bir yönelim benimser.
  • Sosyal bilimin, diğer konularına karşı göreci olması gerekmektedir.

 

Anlama Kavramı

Dilthey (1833-1911); ilk kez Alman Tarih Okulu ile doğal hukuk düşüncesi ve pozitivizm arasında karşıtlığı ortaya koymaya çalışmıştır. Alman Tarih Okulu’na göre hukuk, her toplumun tarihsel geleneğinin bir ürünü olarak toplum yaşantısındaki özellikleri ortaya koyar. Alman Tarih Okulu bu anlayış çerçevesince doğmuştur ve Dilthey’in düşüncelerini de bu bağlamda değerlendirmek lazım. Dilthey, anlama ve açıklama arasında bir ayrıma gider. Açıklama metodunun amacı, genel, değişmez yasalara ulaşmaktır. Kültürel objeler arasında genel yasalar diye bir şey yoktur. Dilthey anlamayı, ruhsal olanı tanıdığımız süreç olarak adlandırır. Anlama, her aşamada bir dünya meydana getirir. Anlama, kendi varlığımızın öznel sınırlarını ve kendi olanaklarımızı da aşarak başka insanlara ait ruh durumlarını içten yaşamak, insan dünyasına ait olan bilgiyi yaşayarak kavramaktır.

Dilthey’e göre bilgi, antik olanın veya fenomenal olanın bilgisiyle sınırlandırılamaz; tinsel yaşamın da bir bilgisi vardır. Tinsel bilimler, hermeneutik bilimlerdeir. Tinsel bilimler insanın kendisi hakkında bir anlama ulaşması gibi bir amaca hizmet ettiklerinden dolayı, doğa bilimlerinden daha büyük bir öneme sahiptirler, daha öncelikli konumdadırlar. Ayrıca tinsel bilimler, tarihsel bilimlerdir. Çünkü insan kendisini ancak tarihte tanır.

Sonuç olarak Dilthey çalışmalarında, insanın tarihselliğini temele alarak tasarlamış olduğu sosyal bilim yönteminde anlama ve bununla bağlantılı olarak da insan ve kültür bilimlerinin, doğa bilimlerinden farklı olduğunu belirtmektedir.

Ricket (1863-1936); tarihsel olgunun tekil, bireysel olduğunu vurgular. Bilimleri yasa bilimi ve kültür bilimi olarak ikiye ayırır. Yasa bilimi, incelenen olguların tarihsel tekilliklerinin genellenebilir olgular olduğunu varsayar. Kültür bilimi ise, genelleştirici (felsefe) ve bireyselleştirici (tarih) olmak üzere ikiye ayırır. Genelleştirici bir kültür yoktur ama onun yerine geçebilecek bir etkinlik vardır ve bunu da felsefe ile sınırlar. Bireyselleştirici kültür biliminde ise, olgular ancak teklikleri içinde kavranabilir.

Dilthey’in tin bilimi terimi yerine kültür bilimi terimini kullanmıştır. Dilthey ve Ricket, insanlık dünyası ile ilgili olan tin bilimi, doğa bilimi gibi bir kanun olmadığı konusunda uyuşurlar. Tinsel bilimler doğa bilimleri kategorisine sokulamaz çünkü onların ayrı bir karakteristiği vardır. Ricket, objelerden çok metotları ve kavramlarla ilgilenir.

Weber (1864-1920); Dilthey’in üzerinde durduğu verstehen(anlama) kavramının sosyolojiye tatbik edilmesi Weber ile bir netlike kazanmıştır. Weber, Ricket’in bilim kuramının çözümleyici sonuçlarını kabul eder ama genelleştirici bir kültür biliminin genel geçer değerler sistemine bağlanmasına katılmaz. Weber, anlayıcı ve açıklayıcı bir bilim olan sosyolojiyi, genelleştirici ve belli bir ölçüde kesin bilim haline getirmeyi amaçlar. Anlayıcı sosyoloji ise, toplumsal eylemi açıklayarak anlayan rasyonel bir bilimdir. Weber için anlama, ahlak ve kültür bilimlerine ait, kendine has olan bir yaklaşımdır. Anlamak, bir davranış veya ifadede kastedilen manayı anında anlamak olabileceği gibi açıklayabilmek şeklinde de olabilir.

Sosyoloji toplumsal davranışa ait olan bilimdir. Karşımıza burada üç önemli terim çıkar.

  • Anlamak (verstehen): Anlamları kavramak
  • Yorumlamak (deuten): Öznel anlamları kavramlar halinde düzenlemek
  • Açıklamak (erklaren): Davranışların düzenliliğini ortaya koymak.

Sosyoloji açıklayıcı olmak zorundadır. Açıklayıcı olmak da beraberinde nedenselliği getirir. Weber’e göre sosyolojinin görevi, toplumsal olayları incelerken, bir takım kavramlar geliştirmek zorundadır. Sosyoloğun temel görevi, insanların toplumsal davranışının anlamını anlamaktır.

Heidegger (1889-1976); Heidegger insan varlığını işaret etmek için kullanılan insani “yaşama” terimi yerine daha nötr bir terim olan “Dasein”ı kullanır. Heidegger’e göre içinde yaşadığımız bu dünya, başlangıçtan beri bizi birbirimize bağlayan bir dünyadır. Anlama ise, insanları birbirine bağlayan bir ortamdır.

Dilthey tarihsel toplumsal olanı açıklarken anlamayı epistemolojik bir zemine oturturken, Heidegger, ontolojik bir zeminden hareket eder. Kullandığı terimlerin başında gelen Dasein, dünyaya fırlatılmuş varlık olan insane tekabül eder. Dasein, önsel olarak anlayan ve yorumlayandır. Tarihsel olayların, varlığın örtük halden açık hale gelişinin kavranması gerektiği düşüncesindedir. Bu açıdan değerlendirdiğimizde de Heidegger’e göre anlama, bir yöntemden daha çok tüm “varlık” alanına kapsamaktadır.

G. Gadamer (1900-2002); Gadamer’e göre Dilthey’da hermeneutiğin psikolojik temelini “yaşantı” kavramı oluşturur. Daha sonraları bu kavram “ifade” ve “anlama” kavramları ile birleştirilmiştir. Gadamer, anlamanın dil içinde ortaya çıktığını düşünür. Dil bir işaretler sistemi değildir, insanın varlığına ait bir oluş tarzıdır. Hermeneutic, bütün bir anlamanın karakterinin ve temel şartlarının felsefi araştırmasıdır. Bu açıdan ele aldığımızda hermeneutik inceleme, varlık incelemesi ve dil incelemesidir. Burada anlatılmak istenen şey anlaşılabilir varlığın dil olduğudur. Gadamer’e göre hermeneutik, bildirme, haber verme, çeviri yapma, açıklama ve açımlama sanatıdır. Eski gelenek, hermeneutiği “anlama”, “yorum” ve “uygulama” diye ayırırken, Gadamer bunların bağımsız üç aktivite değil de, birbirleriyle içsel ilişkileri bulunan üç aktivite olduğunu savunur. Gadamer için, hermeneutik sosyal bilimlerdeki yöntem problemiyle sınırlanamaz. Aslında hermeneutik felsefenin merkezindedir. Hocası Heidegger’in metodolojik bir öğreti anlamında kullandığı hermeneutiği, düşünme olan reel tecrübeye ilişkin bir teori olarak ele almaktadır.

Sonuç

Anlayıcı/yorumlayıcı sosyoloji ve onun düşünürleri hakkında bilgi verdikten sonra konuyu biraz toparlayalım. Dilthey, anlama ve yorumlama arasında bir ayrıma gider. Duyularımıza dışarıdan verilen göstergeler ile içeridekini tanıma sürecine anlama adını verir. Yorum ise, yaşamın dışlaştırmalarını sanatlı bir biçimde anlamaktır. Weber ise, Dilthey’den aldığı kavramları sosyolojiye uygulamıştır. Gadamer’e göre anlama bir araştırma yöntemi olarak değil, toplumsal yaşamda varoluşumuzun bir özelliğidir. Dilthey “anlamadan yorum yapılamaz” derken; Gadamer “anlamak her zaman yorumlamaktır” görüşündedir.

Sosyal bilimlerde son zamanlarda epistemoloji ile ontolojinin bağı kopartılarak bu kavram genellikle metodoloji olarak ele alınmaya başlanmıştır. Bilimsel paradigma içiçe geçmiş ontolojik, epistemelojik ve metodolojik temellerden oluşmaktadır. Bu temel kabullerden birinin eksik olması durumunda bilim anlayışı biçimlenemez ve paradigma diye de bir kavram söz konusu olamaz.

Kökeni Eski Yunan’a kadar dayanan epistemoloji, bilgi hakkında edinilen bilgidir. Bilgi teorisi de diyebileceğimiz epistemoloji, bilginin doğası ve faaliyet alanı, önvarsayımları ve temeli ile ilgilenen felsefe branşıdır. Metodoloji ise belli alanlarda ve belli koşullarda bilgi kazanmamızı sağlayan yolları ele alır. Ontolojik yaklaşımlar, varlığın ne’liğini ve nasıl’lığını konu edinirken, epistemolojik yaklaşımlar ise varlığın bilgisinin elde edilme yolları ile ilgilenir.

Her bilim dalı gibi sosyoloji de teoriye dayınır. Ayrıca sosyolojide birbirinden farklı kuramsal yaklaışımlar mevcuttur. Bu kuramsal ayrılıklar doğa bilimlerinde çözümlenmesi zor bir konudur. Aynı şekilde bu zorluk sosyoloji içinde geçerlidir. Kuramlar, tarihsel ve toplumsal evrimin gerekli sonucu olarak bilimlerdeki evrimlere gore değişiklik gösterirler. Konular, kabuller, sorunların türleri ve metodoloji sosyolojik kurumların birbirinden ayrılmasında önemli olan başlıca boyutlardır. Sosyolojik kuramlar insan davranışlarının ilke olarak önceden belirlendiğini düşünenler ve insan yaratıcılığını ön plana çıkaranlar olarak birbirinden ayrılırlar. Sosyolojik kavramların birbirinden ayrılmasındaki bir başka nokta da, daha çok olguları tanımlamayı mı, açıklamayı mı yoksa önceden bilmeyi mi tasarladıkları yönündeki amaçlarıdır.

Epistemolojiyi ve metodolojiyi yani paradigmayı belirleyen ana kaynak ontolojik kabullerdir. Araştırma yöntemindeki bilimsel ilerleyiş, teoride ontolojik-epistemolojik tercihlere, uygulamada ise buna uygun araştırma tekniklerine dayanması gerekirken, araştırmalarda çoğu kez paradigm uygulamaya gelince ya terk edilmektedir ya da başka bir paradigmanın tekniklerine geçilmektedir. Pozitivist paradigm için teori, bir araştırmanın başında yer alması gereken bir zorunlulukken, anlayıcı/yorumlayışı paradigmaya gore, araştırma süreci boyunca devam eden bir anlama çabasıdır. Fakat burada sürekli bir teori inşası söz konusu olmayacaktır. Çünkü anlayıcı paradigm toplumsal paradigm insan davranışlarını yönlendiren norm, değer gibi kavramlara vurgu yapmaktadır. Tek bir positivist/açıklamacı yöntemden veya tek anlayıcı/yorumlayıcı yöntemden söz etmemiz mümkün değildir. Fakat genel bir positivist/açıklamacı yaklaşım ve genel bir anlayıcı/yorumlayıcı yaklaşımdan söz edebiliriz ve bu yaklaşımlar birbirlerinden ayrılırlar.

Araştırma Yöntemleri

Sosyolojideki araştırma yöntemleri eylemsel boyutta nitel ve nicel şekilde bir ayrıma tabidir. Nicel araştırma grubunda pozitivizm, post-pozitivizm, inşacılık ve eleştirel teori yer alırken nitel araştırmalarda, fenomenoloji, sembolik etkileşimcilik, etnometodoloji gibi yaklaşımlar yer almaktadır. Sosyal bilimlerde dört ana araştırma yönteminden söz etmemiz mümkündür. Bunlar; labaratuar deneyi, survey (saha tasarlaması), saha çalışması ve tarihsel karşılaştırma yöntemidir. Labaratuar ve survey nicel araştırma yöntemi iken, saha çalışması ve tarihi karşılaştırma yöntemi nitel araştırma yöntemleridir. Nicel araştırmada hedef sayılarla ölçülebilir, ifade edilebilen veriler iken, nitel yöntem sosyal dünyanın sayılarla ifade edilemeyen görünümleriyle ilgilidir. Nitel ve nicel yöntemin bazı özelliklerini sıralayalım:

  • Nicel araştırmalarda gerçeklik nesneldir. Nitel araştırmalarda gerçeklik oluşturulur.
  • Nicel araştırmalarda asıl olan yöntemdir. Nitel araştırmalarda ise asıl olan çalışılan durumdur.
  • Nicel araştırmalar kuram ve denence ile başlar. Nitel araştırmalar kuram ve denence ile son bulur.
  • Nicel araştırmaların asıl amacı ileriye yönelik bir tahminde bulunmaktır. Nitel araştırmalarda ise tahminden çok yorumlar vardır…

Nicel araştırma yöntemlerinden olan survey araştırmalarında, denekler bilgilerin depolayıcısı olarak Kabul edilir. Nicel araştırmalarda sosyal gerçeklik hiçbir müdahaleye maruz kalmadan araştırılmalı ve bunun için olumsuz faktörleri engellemek amacıyla yapılandırılmış ölçüm araçları kullanılmalıdır. Nitel araştırmalarda ise, çevre, süreç ve algılara ilişkin üç tür veriden söz edebiliriz. Nitel araştırmada görüşülen kişiler, nicel araştırmada olduğu gibi veri depolayıcı olarak görülmez. Bu nedenle veriler toplanmaz, araştırma süreci boyunca yaratılarak oluşturulur. Çünkü nitel araştırma yöntemleri özne-nesne ayrımı Kabul etmeyen bir sayıltıya dayanırlar.

Şimdiye kadar üzerinde durduğumuz konuları özetleyelim. Positivist paradigmanın araştırma yöntemi olan nicel yöntem ve anlayıcı/yorumlayıcı paradigmanın araştırma yöntemi olan nitel yöntem üzerinde durduk. Positivist paradigmanın bilim anlayışına göre, alemi maddeye indirgeyerek onu control etme ve yönetme güdüsü önemli bir yer tutmaktadır. Anlayıcı/yorumlayıcı paradigm ise, insana ve topluma yönelik bir içebakış geliştirerek, değerleri hiyerarşik bir sıralamaya koymak yerine, onlara önem vermeyi öncelemiştir. Temelleri Dilthey ve Rickert tarafından atılan ve Weber tarafından sistemli bir hale getirilen anlayıcı/yorumlayıcı sosyolojinin temel amacı tarihe ve topluma yönelik olan bilimlerin (tin bilimleri) doğa bilimleri ile konu ve yöntem olarak bir tutulamayacağıdır. Positivist paradigm ve yorumlayıcı paradigm arasında bir takım farklar vardır. Positivist paradigm görüşme yöntemini yapılandırılmış bir formda düzenlerken, yorumlayıcı paradigm karşısındakini daha iyi anlama imkanı sunan derinliğine görüşme yöntemini benimsemiştir. Türk sosyolojisi ise çoğunlukla positivist yaklaşımın uzantıları çerçevesinde şekillenmektedir.

 

Kemaleddin TAŞ, Sosyal Bilim Paradigmaları Açısından Sosyolojik Metodoloji, Rağbet Yayınları, İstanbul 2011, ss. 200.

Bir cevap yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.