Rahibe- Denis Diderot

1713-1784 yıllarında yaşayan Denis Diderot , Aydınlanma Çağı’nın en önemli isimlerinden biridir. Aydınlanma döneminde Batı Avrupa’da ülkeler arasında çekişmeler bulunsa da, önderliğinde bilgi akışı yeni aydınların toplumlara kazandırılmasını sağlamıştır. Ayrıca Ansiklopedi’nin (1772) baş editörü olan Diderot, Ansiklopedi’nin 8-18 ciltleri, 1-7 ciltlerindeki bilgiler üzerine kiliseden aldığı tepkilerden dolayı yasadışı olarak basılmış, Filozofça Düşünceler isimli yapıtı ise mahkeme kararı ile yakılmıştır. Romantizm akımının öncüsü ve hümanist olan Diderot, kiliselerin kontrolündeki bir endüstri olarak gördüğü Hristiyanlığı reddetmiştir. Toplumun sosyolojik yapısını anlamada bize çok katkı sağlayan Rahibe adlı eserinde de, Hristiyanlığa karşı bakış açısını etkili bir biçimde ortaya koymuştur.

Rahibe

Orijinal adı “La Religieuse” olan Rahibe, Diderot’un kiliseyi eleştirmek için yazmış olduğu en cüretkâr romanlarından biridir. Hala kilisenin kara listesinde yer almaktadır. Roman bir mektup biçiminde yazılmış olup, Marie- Suzanne Simonin adlı 16 yaşında bir genç kızın Croisemare Marki’sine başından geçenleri anlatması ile başlar. Suzanne ailenin istenmeyen çocuğudur, çünkü annesi evlilik dışı bir ilişki yaşamış ve Suzanne dünyaya gelmiştir. Güzel olması ve dışa dönük bir karakter sergilemesi herkesi rahatsız etmiş ve rahibe olmak üzere Saint Marie Manastırı’na kapatılması uygun bulunmuştur. Suzanne rahibe olmak istemediğini söyler, yalvarır, günlerce ağlar ama yine de manastıra gitmek zorunda kalır. Rahibe yemini edeceği gün geldiği zaman Başpiskopos’un önünde açıkça rahibe olmak istemediğini ifade eder.

“-Marie- Suzanne Simonin doğru söyleyeceğinize söz veriyor musunuz?

  -Veriyorum.

  -Tamamıyla kendi istediğiniz ve özgür iradenizle mi buraya geldiniz?

  -Hayır efendim.

  -Marie-Suzanne Simonin, bakire kalacağınız, yoksulluğa ve baş eğmeye katlanacağınıza Tanrı adına yemin eder misiniz?

  -Hayır, efendim, hayır!”[1]

Buradan da anlaşılacağı üzere Suzanne’nin bu sözleri ve başkaldırışı cevapsız kalmaz, çeşitli işkencelere maruz bırakılır. Bir hücrede çıplak ve aç, susuz olarak bırakılır, ayakları prangalanır, pislik karıştırılmış yemekler yedirilir, dövülür, üstüne basılır. İntiharı sıklıkla düşünse de başka insanlar buna sevineceği için vazgeçer. İşkenceleri fark eden bir başka başrahip, Suzanne’yi kurtarmak için başka bir manastıra gönderilir. Burada da başrahibe kendisine çok iyi davranır, nedenini ilk başta anlayamaz ama sonrasında yoğun bir cinsel istismara maruz kalır. Baş rahibenin öpüşlerinin, okşayışlarının bir günah olduğunu fark edene kadar oldukça zaman geçer.

Bir gün uygun bir zamanı yakalayan Suzanne, manastırdan kaçarak Paris’e gider. Biraz zaman geçirdikten sonra bir çamaşırhanede işe girerek çalışmaya başlar ve Croisemare Marki’sine yazdığı mektubunu burada noktalar.


[1] DIDEROT, Denis, Rahibe, çev. Adnan Cemgil, Engin Yayıncılık, İstanbul, 2002, s. 20.

Karakterler

Bir otobiyografi havasıyla yazılmış olan kitapta, ana karakter Marie-Suzanne Simonin’dir. Suzanne’nin annesi ve üvey babasından fazla bahsedilmemekle birlikte iki tane de evli kız kardeşi olduğu bilinmektedir..

Kitabın tamamında sevgi bakımından yoksunluk çeken bir kız çocuğunun içsel dünyası egemendir. Çocukluğundan itibaren bir kıskançlık duygusu hâkimdir. Kız kardeşlerinden daha güzel olduğu, daha akıllı, daha yetenekli olduğu hep vurgulanıp, Suzanne ön plana çıkarılmıştır. Bu duygular zamanla onda içsel karmaşaya, sonrasında da suçluluk duygusuna dönüşmüştür. Önce odasına, sonra manastıra zorla kapatılmış olması öfke, başkaldırı, durumu kabullenememe, sesini duyuramama gibi acı duygular yaşatmıştır. Bu kapatılma, Suzanne’de umutsuzluk ve terk edilmişlik duygusunu ortaya çıkarır. Tüm bu olumsuz duruma karşı aynı zamanda Suzanne’de yok olmayan bir direnme gücü de vardır. En umutsuz anda, hatta intiharı düşündüğü zamanlarda bile bu direnme duygusu kendini göstermiştir. Bu direnç, kendi kendine verdiği bir direnç olarak, manastır düzenine karşı bir direnç ve yazı ve sözle verdiği direnç olarak üç şekilde değerlendirilebilir.

Kendi kendine verdiği bir direnç olarak; romanda, yaşadığı umutsuzluklarla savaşan bir karakter betimleniyor, aynı zamanda yaşadığı her umutsuzluk anında kendini kurtarma, hayata sarılma bu betimlenin içinde yer alıyor. Aynı zamanda 17. ve 18. yy da Hıristiyan anlayışında görülen akılcı ve uzlaşmacı akımın kendine, tutkularına egemen olma düşüncesi ile birleştiği görülmektedir.

Manastır düzenine karşı direnç olarak; Suzanne’nin önüne çıkan her zorluk, engel ya da tuzak onu tepki vermeye ve direnç göstermeye itmiştir. Özellikle manastıra girme konusunda göstermiş olduğu direnç, açık sözlülük, yöneticilerle yapmış olduğu konuşmalarda öne çıkan “hayır” sözcüğü bunu kanıtlamaktadır. Suzanne için düzenlenen her yemin töreni aynı olumsuz cevaplar ile sonlanmıştır. Sonrasında başrahibe ve yardımcıları tarafından işkence görmüş, tehdit edilmiş, sorgulanmış ve daha fazla dayanamayıp bilincini kaybettiği bir sırada yemin töreni gerçekleştirilmiştir. Suzanne, tanrıtanımaz değildir, romanda Tanrı ile yakın iletişim halinde olduğu görülmektedir. Kötülüklerin Tanrı’dan değil, insanlardan geldiğine inanmaktadır. Burada Diderot, Suzanne karakteri ile kilisenin akla, insana uymayan düzenini aşmak ister. 

Yazı ve sözle verdiği direnç olarak; romanda betimlenen manastır adeta bir toplama kampını andırmaktadır. Buralarda insanların kendini sözlü olarak anlatması hem mümkün değil hem de tehlikelidir. Bu nedenle gizlice yazılan yazılar manastırdakileri rahatlatmaktadır. Diderot’ta romanda başkarakter olan Suzanne’yi buna itmiştir.

Roman, Katolik inancının gücünü sorgulamada önemli katkılar sağlamıştır.

Bir cevap yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.