Emile Durkheim- Sosyolojik Metodun Kuralları

1858-1917 yılları arasında yaşamış olan Emile Durkheim, Auguste Comte (1789-1857)’dan sonra Avrupa’da en çok etki yapan Fransız sosyoloğudur. 15 Nisan 1858’de Epinal’de doğmuş ve 15 Kasım 1917’de ölmüştür. Bordeaux Edebiyat Fakültesi’nde uzun yıllar pedagoji dersleri vermiştir. Sonrasında Paris Edebiyat Fakültesi’ne geçmiş ve burada ölümüne kadar pedagoji ve sosyoloji dersleri vermiştir. De la Division du Travail Social (Toplumsal İş Bölümü Üzerine, 1893), Regles de la Methode Sociologigue (Sosyoloji Metodunun Kuralları, 1894), Le Suicide (İntihar, 1897), Les Formes Elementairies de la vie Religieuse (Din Hayatının İlkel Şekilleri, 1912) meşhur eserleridir.

          Durkheim ile sosyolojinin yeni bir dönemi başlamıştır. Bu dönemde sosyolojinin diğer bilimlere, özellikle de sosyal bilimlere göre ilgi alanına giren konu ve metotların daha belirgin bir duruma geldiğini görmekteyiz. Durkheim ’in kendinden öncekilerden farklı tarafı sosyolojinin konusunu meydana getiren sosyal olayın özelliklerini tespit etmesi, sosyal olayın psikolojik ve maddi olaylardan farklı yönlerini bize göstermiş olmasıdır. Her sosyal olayın nedeninin yine bir sosyal olay olduğunu söyler. Bir bilimin bağımsız olması için konusunun olmasının yeterli olmadığını, kendine özgü metodunun da geliştirilmiş olması gerektiğini belirtir. Sosyolojinin metodunu belirleyen Emile Durkheim’dir. Başka bir ifade ile Durkheim için, sosyolojinin kurucu babasıdır diyebiliriz.   

SOSYOLOJİK METODUN KURALLARI

            Öncelikle belirtmek gerekir ki; Durkheim ’ in sosyolojik yaklaşımı ve yöntemi büyük ölçüde pozitivist bir bilim anlayışını temsil etmektedir. Bu çalışmasına Durkheim, sosyolojinin çalışma nesnesinin ne olduğu sorusu ile başlar. O’na göre sosyolojinin çalışma konusu toplumsal olgulardır. Peki, toplumsal olgu ne demektir? Olgular kategorisi; bireyin dışında bulunan ve sahip oldukları zorlayıcı güç sayesinde kendilerini bireye empoze eden davranış, düşünüş ve duyuş tarzlarından ibarettirler. Olgular yeni bir tür meydana getirmektedirler ve bu nedenle toplumsal adının bunlara verilmesi gerekir. Zaman ve mekâna göre evlenme oranında, diğer bazı intihar ve doğum oranında vb. azalış ya da artış olur. Bunlar toplumsal olgulardır. İlk baktığımızda tekil hallerde büründükleri formdan ayrılması mümkün olmayan şeyler gibi görünürler. Fakat istatistik bize bunları yanıtlama olanağı sağlar. Bu sayıların her biri tekil bütün halleri birbirinden ayırt etmeksizin içermektedir ve bu nedenle de fenomenlerin belirlenmesine katkıları olmamaktadır. Toplumsal olguyu daha net bir şekilde ifade edecek olursak; birey üzerinde dış bir baskı icra etmeye muktedir olan ya da ayrıca, bireysel tezahürlerinden bağımsız, kendine özgü bir varlığı olup, belirli bir toplum çerçevesinde genellik taşıyan, sabit ya da sabit olmayan her yapma tarzı toplumsal olgudur.

Toplumsal Olgular

Toplumsal olaylar insanlarla gerçekleşirler yani insan faaliyetinin bir ürünüdürler. Toplumsal olaylar sahip olduğumuz doğuştan ya da sonradan edinilmiş fikirlerin kuvve halinden fiile dönüştürülmesinden, insanlar arasındaki ilişkilere eşlik eden hal ve şartlara uygulanmasıdır. Toplumsal olgular maddi ve maddi nitelikte olmayan olgular olarak karşımıza çıkar.

Gerçekliğin düzeyi maddi toplumsal olgulardan başlar. Maddi olgular, maddi olmayan olguları etkilemektedirler. Toplumsal olgular, diğer olgulardan iki yönü ile ayrılır. Birincisi, toplumsal olgular bireylerin bilinçleri dışında var olur. İkincisi, toplumsal olgular kendilerini bireylere zorla kabul ettirirler. Mesela din toplumsal bir olgu olarak bireyin dışında kolektif bir özelliğe sahiptir. Mümin dinsel yaşama ait olan inanç ve uygulamaları kendi bilinci dışında hazır halde bulmuştur. Durkheim ’e göre toplumsal olguların gözlenebilmesi için onları nesnelermiş gibi ele almamız gerekmektedir. Bu durum ise üç kurala bağlı olarak gelişir. Birincisi, bir toplumsal olguyu ele alacaksak ilk önce kesin hüküm vermekten sistematik olarak kurtulmamız gerekmektedir. Örneğin, din, devlet, aile gibi olgular hakkında bazı fikirlere sahip olabiliriz. Bu olgulara bilimsel bir açıdan yaklaşabilmemiz için onları nesne gibi ele almamız gerekmektedir. Bu olguları bilimsel olarak ele almak için de ilk önce fikir ve duygularımızdan, önyargılarımızdan kurtulmamız gerekmektedir. Duygular bilimin objesidir fakat bilimsel hakikatin özü değildir. İkincisi; sosyoloğun ilk işi ele alacağı toplumsal olguyu tanımlamak olmalıdır. Bunun dışında bu tanıma uyan ve ilişkili olabilecek bütün olguların da araştırmaya dâhil edilmesi gerekmektedir. Üçüncü olarak; toplumsal olguları araştırmaya başlayan sosyolog, bu olguları kendi tekil ve değişken olan görünümlerinden soyutlayarak ele almalıdır.

Durkheim, sıralamış olduğumuz bu kurallara göre yapılan eylemi farklı iki olgu kategorisini bir araya getirmektedir. Bunlar tamamen olmaları gerektiği gibi olanlar ve olduğundan başka türlü olması gerekenler. Yani normal fenomenler ile patolojik fenomenler. Durkheim ’e göre normallik genellik ölçütü temel alınarak tanımlanmalıdır. Bir olgunun normal sayılmasının temel nedeni onun sıklığıdır. Örneğin, rastgele seçilen bin romatizmalı, eğer ortalamaya oranla hissedilir derecede yüksek bir ölüm oranı göstermekteyse, bu sonucu romatizmal diyateze bağlamak için haklı nedenler var demektir. Fakat sosyolojide her toplumsal tür bireylerin ancak küçük bir miktarını barındırdığından, karşılaştırma alanı bu türden grupların kanıtlayıcı olabilmesi için oldukça dardır. En genel formları arz eden formlar normal olgular olarak adlandırılırken, diğerleri ise patolojik olgular olarak adlandırılmaktadır. Suçun patolojik bir olgu olduğunu ilk başta anlayabiliyoruz. Durkheim açısından baktığımızda suçu her toplumda ve sıklıkla yani yaygın bir şekilde gördüğümüz için normal olgu olarak ele alınmalıdır. Burada Durkheim, suçun cezalandırılmaması gerektiğini savunmamaktadır. Belirli bir oranda seyreden suç normal, belirli oranın dışında seyreden suç ise patolojik ( topluma zararlı) olarak ele alınmalıdır. Sonuç olarak Durkheim, toplumsal olguların toplumun sürekliliğinin sağlanması açısından ne tür işlevlere sahip olabileceği konusunda normal ve patolojik olgu ayrımını yapmaktadır.

Toplumları Sınıflandırma

Durkheim toplumları karmaşıklık derecesine göre sınıflandırır. Benzer özellikler taşıyan toplumları belirli gruplara koyar. Sınıflandırmanın amacı, bireylerin sınırsız çeşitliliği yerine, tiplerin sınırlı bir miktarını belirleyerek, bilimsel araştırmayı kolay kılmaktır. Eğer sınıflandırma daha önceden yapılmış olan araştırmaları özetlemekten öteye gidemiyorsa, bu durum araştırmayı pek kolaylaştıramaz. Yapılacak olan sınıflandırma için, özellikle en temel karakteri seçmek gerekir. Durkheim sınıflandırmaya tek parçalı toplumlardan başlar. Tek parçalı toplum, daha önce var olan bir parçalanmanın izini taşımayan, sadece var olan haliyle tek bir parça olan toplumdur.  Mesela ilkel toplumlar (hord) hiçbir farklılaşmanın olmadığı toplumdur. İlkel toplumlardan sonra, içine birçok aileyi alan klan gelir. Hordların birleşmesi ile meydana gelen kılan tarihsel olarak en basit toplum olma özelliğini taşımaktadır. Diğer toplumların sınıflandırılmasında da yine karmaşıklık ilkesinden yararlanır. Klanlar özlerinden bir şey kaybetmeden yan yana geldiklerinde çok parçalı toplumları meydana getirirler.

Bir toplumsal fenomenin açıklanma işine girişildiği zaman, onu meydana getiren etkin nedenler ile fenomenin ortaya koyduğu fonksiyonu ayrı ayrı ele almak gerekir. Burada sözü edilen fonksiyon, amaç veya hedef sözcüğü yerine kullanılmaktadır. Genellikle toplumsal fenomenler meydana getirmiş oldukları yaralı sonuçlar gereğince var olmazlar. Durkheim ’e göre toplumsal bir olgunun açıklanmasının bir ilkesi vardır. Biz bir toplumsal olgunun nedenini başka bir toplumsal olguda aramalıyız. Toplumsal bir olgunun fonksiyonu yine toplumsal olabilir. Yani fonksiyon toplumsal açıdan baktığımızda yararlı sonuçlar meydana getiriyor olabilir. Belirli bir öneme sahip olan her toplumsal sürecin kökenine baktığımızda bu kökeni iç toplumsal ortamın yapılarında aramak gerekir. Bu yaklaşım bir olgunun nedenini geçmişte arayan tarihsel açıklamanın karşısında yer almaktadır. Bir olgunun nedeni bulunduktan sonra sırada o olgunun işlevini ve yararlılığını araştırmak gerekir. Yani ilk yöntem olarak bir olgunun nedenini araştırıyoruz ikinci yöntem olarak da toplumsal olgular toplumun ihtiyaçlarını karşılaması açısından araştırılıp, işlevlerine bakılmalıdır. Burada Durkheim ’in işlevselci (fonksiyonalist) toplum anlayışı benimsediğini söyleyebiliriz.

Sonuç

Durkheim ’e göre aynı bir sonuca daima aynı bir neden denk gelir. Eğer intihar birçok nedene bağlıysa, gerçeklikte birçok intihar türünün olduğunu çıkarabiliriz. Bir fenomenin gelişme tarzı o fenomenin neliğini ifade eder. İki gelişmenin karşılıklı olabilmesi için içeriklerinin de karşılıklı olması gerekir. O zaman karşılaştırma dışı fenomenlere baktığımızda ise sürekli eşzamanlılık zorunlu bir yasa olarak karşımıza çıkar. Eşzamanlılık fenomenlerden birinin diğer fenomenin nedeni olmasından değil de, her iki fenomenin aynı bir nedenin sonuçları olmasından doğar. Kısacası bir olgunun başka bir olguya neden olduğunu kanıtlamanın tek yolu vardır; bu da olayların aynı zamanda birlikte meydana gelip gelmediklerine bakmaktır.

Şimdiye kadar sözünü ettiğimiz metodun karakteristik özelliklerine baktığımızda; her türlü felsefeden bağımsız olduğunu görüyoruz. Fakat sosyoloji felsefen ayrıldığı için bir sisteme dayanma alışkanlığını sürdürmüştür. Sosyolog, filozofluktan yeterince sıyrılmış bir vaziyette olmadıkça toplumsal olgulara en genel yanlarından, en çok benzerlik gösterdikleri yönden ele alır. İkinci olarak, metot objektif bir metottur. Toplumsal olgular şeylerden ibarettirler ve şeyler olarak ele alınmaları gerekir. Toplumsal olguları şeyler olarak ele alıyorsak, bu aynı zamanda onları toplumsal şeyler olarak ele alıyoruz demektir. Üçüncü karakteristik özellik ise, metodun sosyolojik olmasıdır. Sosyoloji başka bir bilimin eklentisi değil, kendi başına bir bilimdir. Toplumsal olguların kavranmasında önemli olan sosyolojik kültürdür.

Bir cevap yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.