Bilimsel Devrimlerin Yapısı

Thomas Samuel Kuhn ve Paradigma Kavramı

Paradigma kavramı ile bilinen, 1922 yılında Cincinnati’de dünyaya gelen Thomas Samuel Kuhn, Harvard Üniversitesi’nde fizik okumuştur. Üniversite döneminde ayrıca felsefe ve edebiyat dersleri alıp, lisans sonrası Harvard’da bulunan bir radyo araştırma labaratuarında çalışmıştır. İkinci  Dünya Savaşı’ndan sonra yüksek lisans derecesini alarak, doktorasını tamamlamıştır. Kuhn, 1956 yılında Berkeley Üniversitesi’nde bilim felsefesi ve tarih alanında yardımcı prpfesör olarak başlar, birkaç yıl sonra da profesör olur. “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” adlı eserini Berkeley’de yazmıştır.

Kuhn’un görüşünce iki önemli kavram vardır: paradigma ve bunalım kavramları. Kuhn’un felsefe etkinliği üç aşamadan oluşur. İlki normal (olağan bilim etkinliği), ikincisi olağan üstü bilim etkinliği ve üçüncüsü bunalımdır. Şimdi bütün bu aşamalara birlikte bakacağız.

Bilimsel Devrimlerin Yapısı

Tarih sadece bir zamansal bir sıralama ve düz bir anlatım olarak görülmediği zaman, şu an sahip olduğumuz bilim imgesinde kuvvetli bir dönüşüme sebebiyet verebilir. Kitapta amaçlanan; tarihin doğrudan araştırma etkinliklerini kaydetmesi sonucu ortaya çıkan bilim kavramını ana hatları ile ortaya koymaktır.

Bilimsel metinler genellikle, bilimin içeriğini kendi sayfalarında betimleyen, yasaların, kuramların doğrultusunda öne sürer. Okur olarak bizler de ister istemez bilimsel yöntemlerin sadece ders kitaplarında veri toplamak amacı ile kullanılan mantık işlemlerinden ibaret olduklarını sanırız. Eğer durum bundan ibaret ise, bilim adamları da belirli bütüne bazı ögeleri kazandırmaya çalışan insanlar olmak durumundadır. Bilimsel gelişmeyle ilgilenen tarihçiye iki görev düşmektedir. İlki, araştırılan yasanın veya kuramın kim tarafından, ne zaman keşfedildiğinin veya icat edildiğinin öğrenilmesi, diğeri ise, modern bilim metninin oluşmasına katkı sağlayan öğelerin daha hızlı olarak ilerlemesini engelleyen yanlışları, efsaneleri veya boş inançları açıklamak zorundadır. Fakat bilim tarihçileri pek de farkında olmadan yeni tür sorular sormaya, farklı gelişmeleri izlemeye başlamışlardır. Yani Galileo’nun görüşleri ile modern dönemin görüşleri arasındaki ilişki hakkında soru sormaktan çok, Galileo’nun öğretmenleri, çağdaşları ve kendinden sonra gelenler ile olan ilişkileri sorgulamaya yönelmişlerdir.

Yazar, kitapta olağan bilim deyimini geçmişte kazanılmış bir ya da daha fazla bilimsel başarı üzerine sağlam olarak oturtulmuş araştırma anlamında kullanmıştır. Günümüzde bu başarılar ders kitaplarında tüm özellikleri ile birlikte aktarılmaktadır. 19.yy da bu kitaplar yaygınlaşmaya başlamadan önce Aristoteles’in Physica, Newton’un Principia ve Opticks eserleri ve daha fazlası yapılacak araştırmalar için hizmet gördüler. Sahip oldukları iki tane can alıcı özellik sayesinde bunu başarabildiler. İlk özellik, her birinin gösterdiği başarı, rakip bilimsel etkinliğe bağlı olanları çevrelerinden koparıp, kendilerine çekecek kadar yeni ve benzersiz oluşuydu. Diğer özellik ise, buldukları bilimsel verilerin her zaman geliştirilmeye açık olmasıydı. Bu başarılar için yazar artık paradigma terimini kullanacak, zaten bu terim olağan bilim ile yakından ilişkilidir. Günümüz ders kitaplarında, ışığın kuantum mekaniğinin yasalarına uyan, hem madde parçacıklarını hem de dalgalarının bazı özelliklerini taşıyan nesnelerden meydana geldiğini belirtmektedir. Bu tanımlama geliştirilmeden önce, ışığın transverse (parçacıkların titreşim yönünün, dalganın ilerlediği yöne dik açılı olduğu bir dalga türü) dalgalardan oluştuğu öğretisini yayıyorlardı. Fiziksel optiğin paradigmalarında meydana gelen değişimler birer bilimsel devrimdir.

Bilim Açısından Paradigma Kavramı

Bir paradigmanın ya da paradigma adayının olmadığı yerde, belli bir bilimin gelişme imkanı yoktur. Bunun sonucunda da olgu biriktirme işlemi, daha sonraki bilim geliştirmede görülenden çok daha fazla şansa bırakılmıştır. Bu şekilde biriktirilen olgu verisinden ancak basit gözlem ve deneylere yanıt verebilecek türde olgular ve tıp, takvimcilik, madencilik gibi saklı kalmış verilerin yeniden ortaya çıkmasında rol almış olan veriler bulunabilir.

Bilimle uğraşan kişi bir paradigmayı varsaydıktan sonra çalışma alanını yeniden kurmak, her kavramın kullanılışını haklı göstermek zorunda değildir. Bilim adamı artık araştırmaları herkesin okuyabileceği düzeyde yayınlamaktadır. Makale biçimde çıkan bu yazılar sadece aynı meslekten kişilere hitap etmektedir. Daha antik çağdan itibaren gerek matematik, gerek astronomi alanında araştırma kaynakları genel eğitim görmüş okur kesimince anlaşılır olmaktan çıkmıştır. Genel anlaşılabilirliğe kısa süre de olsa dönülen tek dönem, Ortaçağ araştırmalarına yön veren paradigmanın yerine bir yenisinin geçtiği 17.yy başlarıdır.

Yerleşik kullanımıyla paradigma, kabul görmüş olan bir model ya da örnektir. Bilim söz konusu olduğu zaman, paradigmanın bir türetim kalıbı gibi kullanıldığı az görülür. Bunun yerine hukukta olduğu gibi kabul edilmiş bir yasal hüküm gibi model kullanılır. Paradigmanın başarısı umulan asıl başarının habercisi niteliğidir. Olağan bilim de bu umudun gerçeğe dönüştürülmesidir. Olağan bilimin amacı doğadan yeni görüngüler çağırmak değildir. Olağan bilimsel araştırma, paradigmanın daha baştan temin ettiği görüngü ve kuramların aynılaştırılmasına yönelmiş haldedir.

Olgu Düzeyindeki Bilimsel İnceleme

Olgu düzeyindeki bilimsel inceleme için üç ana odak vardır. Birincisi, nesnelerin doğası hakkında ve özellikle öğretici oldukları paradigma tarafından ortaya çıkarılmış olgular sınıfıdır. Mesela fizikte maddelerin basınca karşı olan dayanıklıkları, dalga uzunlukları, özgül yer çekimleri, yoğunlukları söylenebilir. İkinci olarak, paradigma kuramının tahmincileri ile doğrudan doğruya karşılaştırılabilen olguları ele alır. Copernicus’un dünyadan görüldükleri şekli ile yıldızların uzaklıkları ve hareketleri hakkında yürüttüğü tahminlerini doğrulayacak özel teleskopların yapılması yukarıdaki cümleye örnektir. Üçüncü olarak paradigma kuramını araştırmaya yönelik ampirik (deneye dayalı olan-görgülcü) çalışma, kuram temelinde kalmış olan bazı belirsizlikleri ortadan kaldırır ve daha önce sadece dikkati çekmekle yetindiği bazı sorunların çözümlenebilmesini sağlar.

Paradigmalar daha önce değinildiği gibi geliştirilebilir durumdadır ve paradigmaların yeniden tanımlanmaları bütün bilimlerde sürekli olarak meydana gelmektedir. Paradigma geçerliliğini koruduğu sürece bir cevabı olduğunu bildiğimiz tür soruları seçmeye yarayan bir ölçüt olarak ele alınabilir. Eğer bir sorunu bulamaca olarak kabul edeceksek mutlaka bir çözümünün olması yeterli olmayacaktır. Kabul edilebilecek çözümlerin niteliklerini ve bunların hangi aşamalar doğrultusunda elde edileceğini sınırlayan kurallar olmalıdır. Bilimsel yasa üreten önermeler, bilimsel kavramlar ve kuramlar hakkındaki önermeler geçerli oldukları sürece bulmacayı kurmamıza ve kabul edilebilir olan çözümleri sınırlamamıza yardımcı olurlar.

Bilim adamı dünyayı anlamalı ve insan aklının dünyaya kazandıracağı kesinlik payını genişletmesine karşı bir arzu duymalıdır. Bu konuda yapması gereken, doğanın belirli bir parçasını ampirik ayrıntılara inerek incelemesidir. Bilim adamının bağlanmış olduğu ilkeler, olağan bilimi bulmaca çözme ile yan yana getiren benzetmenin ana kaynağı durumundadır.

Ortak Paradigmanın Olması

Ortak paradigmanın olması, ortak kuralların da olduğu anlamına gelmez. Tarihçi, bilim çevresinde elde edilen paradigmaları birbirleriyle ve en son araştırmalardan elde edilen veriler ile karşılaştırmalıdır. Bunun yapılmasındaki amaç, topluluk üyelerinin en geniş kapsamlı paradigmalardan soyutlayarak araştırma kuralları dâhilinde kullanıma alınmış olabilecek unsurların ayırt edilebileceğinin anlaşılmasıdır. Bilim adamının başarısı tecrübeye dayanan ve kesin sözcüklerle cümleye dökülemeyen bilgiye bağlıdır. Bilim adamları ilk önce eğitimle sonra da bilimsel metinler aracılıyla elde ettikleri modelleri kullanırken, bilim çevresinin paradigması konumunu kazandıran özellikleri bilmezler, bilmeye de pek ihtiyaç duymazlar. Durum bundan ibaret olduğu için de tamamlanmış kurallara ihtiyaçları yoktur. Bilim adamları yasaları, kuramları, kavramları ayrı ayrı ve soyut olarak öğrenmezler. Bu kavramları her birinin içindeki uygulanışta bulurlar.

Bulmaca çözücü bir faaliyet olarak incelemekte olduğumuz olağan bilim, ne olgu ne de kuram düzeyinde yenilik bulma peşinde değildir ve başarılı olması da bir yenilik bulamamasına bağlıdır. Keşif ile icat veya kuram ile olgu arasındaki ayrım oldukça yapay bir ayrımdır. Keşif, bir aykırılığın farkına varılması ile başlar. Sonra aykırılığın ortaya çıktığı alanın geniş bir şekilde taranması ile devam eder. Bu sürecin son bulması, paradigma kuramının aykırı olan nesne ile bilindik bir nesne haline gelene kadar değiştirilmesi ile mümkündür. Yeni türde bir olgunun benimsenmesi, bilim adamının doğayı farklı bir tarzda öğrenene kadar tam anlamıyla bir olgu sayılmaz. Mesela “Oksijen keşfedildi” cümlesini dediğimizde, bu cümle ne kadar doğru olursa olsun yanıltıcıdır çünkü keşfetmenin görme kavramına benzetebileceğimiz basit bir edim olduğu hissi yaratmaktadır. Keşfetme fiilinin dokunma veya görme fiili gibi tek bir kişiye veya zamana mal edilmesinin nedeni de budur. Fakat bu fiil hem zaman hem kişi açısından pek mümkün değildir.

Keşfetmek karmaşık bir olaydır ve asıl mesele yeni olan şeyi görmek değil, aynı zamanda onun ne olduğunu da anlamaktır. Keşif sadece, deney ve geçici kuramla birlikte ve uyum halinde geliştirildiği zaman ortaya çıkar. Ancak bu gibi durumlarda da kuram, paradigma haline gelebilir. Hazırda duran bir veri üzerine birden fazla kuramsal yapı inşa etmek mümkündür. Bu işlemin yeni bir paradigmanın gelişme aşamasında görülme olasılığı fazladır, fakat bilim adamları çalıştıkları bilim dalının paradigma öncesi aşamaları dışında böyle bir çaba harcamazlar. Ayrıca gerekli koşullar dışında zorunlu olmadıkça üretim araçlarını yenileme gibi bir durum söz konusu değildir. Bunalımların en büyük önemi de, araçlarda yenilenmeyi gerektirecek koşulların habercisi niteliğinde olmalarıdır. Bunalım, yeni kuramların ortaya çıkmasındaki bir ön-koşul olarak kabul edilebilir. Herhangi bir paradigmanın reddedilmesi, aynı zamanda bir başka paradigmanın kabul edilmesidir.

Bunalım

Olağan bilim ile bunalım bilim birbirinden farklıdır. Olağan bilimi oluşturduğunu söylediğimiz bulmacalar, bilimsel araştırmanın temeli olan paradigmanın sorunlarını tam olarak çözememektedir. Olağan bilimin bir bulamaca olarak gördüğü her problem, her bunalım kaynağı olarak görülebilir. Olağan bilim, kuram ile olgu arasında daha iyi bir uyum yakalamak için sürekli uyuşmak zorundadır. Asıl amaç bulmaca çözümüdür ve bulmaca varoluşunu paradigmanın geçerli olduğu varsayımına borçludur. Burada önemli olan çözüm bulmak değildir, çözüm bulamamış olmak sadece bilim adamını etkiler; kuram üzerinde bir etkiye sahip değildir. Bilim adamları bir nesneyi başka bir nesne olarak görmezler. Onların yaptığı iş sadece görmektir. Bunalım içindeki bilim adamı, hiçbir deney kuram olmadan tasarlanamadığı için bir takım kuramlar üretmeye kalkışır. Eğer başarılı olursa yeni bir paradigmaya giden yolun önünü açacağını, başarılı olamazsa da bu yolu terk edeceğini düşünür.

Bilim adamları bazı yoğun bunalım dönemlerinde bilgi dallarındaki karmaşıklıkları çözmek için felsefeye yönelirler. Aslında bilim adamı felsefeci olmak için bir ihtiyaç ve istek duymaz hatta olağan bilim felsefeyi kendisinden uzak tutmaya çalışır. 17.yy’da Newton fiziği, gerek 20.yy’da göreliliğin ve kuantum mekaniğinin ortaya çıkışını hazırlayan etkenlerin başında temel bir felsefi çözümleme geliyordu. Yaşanan yeni paradigmaya geçiş bir bilimsel devrim niteliğindedir. Bilim adamları bir bunalımla veya aykırılık ile karşılaştıkları zaman var olan paradigmalara karşı söyledikleri tutumda değişmeler meydana gelir. Hoşnutsuzluğun dışa vurumu, rakip paradigma uyarlamalarının görülmesi, felsefede çözüm aramak vb. olağan araştırmadan, olağanüstü araştırmaya geçişin belirtileridir.

Devrimler

Buraya kadar anlatılanlar bilimsel devrimler konusunu değerlendirmek için yapılan bir hazırlıktı. Bilimsel devrimler, elde olan paradigmanın artık iş görmez bir hale geldiği zaman hissedilmeye başlar, fakat bu teşhis bilimsel camianın belli bir kesimi ile sınırlı kalır. Daha önce değinilmiş olduğu gibi, bilimsel devrimler yalnızca kullandıkları paradigma bu yolla etkilenmiş kişiler açısından gerçek anlamda devrim sayılırlar. Nasıl siyasi devrimlerde topluluğun onayından daha yetkili bir şey yoksa, aynı şey paradigmalar için de geçerlidir.

Üzerinde yeni bir kuram geliştirilebilecek üç tür görüngü vardır. Birincisi; var olan paradigmaların zaten yeterince açıklanmış olduğu görüngülerdir. İkincisi; yapıları var olan paradigmada öngörülebilen fakat ayrıntıların kuramın daha ileri düzeyde ortaya çıkabileceği görüngülerdir. Bu görüngüler bilim adamlarının üzerinde en çok araştırma yaptıkları görüngülerdir. Amaç yeni paradigmalar icat etmek değil, var olanları araştırma üzerine kuruludur. Bu amaca ulaşamayan bilim adamları üçüncü bir görüngüye ihtiyaç duyarlar. Burada var olan paradigmaya uymamakta inat eden aykırılıklarla karşılaşırlar. Bu görüngü türü, yeni kuramlara yol açan tek görüngü türüdür.

Birbirini izleyen paradigmalar bize evreni dolduran nesneler ve bu nesnelerin davranışları hakkında bilgi verirler. Paradigmaların birbirlerinden ayrıldığı tek ortam öz değildir, çünkü paradigma sadece doğaya değil, kendisini üreten bilime de yönelik bir yapı halindedir. Yeni bir paradigmanın kabul görmesi için genellikle ilgili bilim dalının yeniden tanımlanması gerekir. Mesela, daha önce var olmayan ya da önemsiz olarak görülen sorunlar yeni bir paradigma ile önemli hale gelebilir. Yeni bir paradigmanın peşinden giden bilim adamları yeni araçları benimserler ve farklı yerlere bakmaya başlarlar. En önemlisi de bilim adamları devrimler sayesinde bildikleri konuları tekrar ele aldıkları zaman yeni ve farklı şeyler bulabilirler.

Bilim dünyasında tanıdık olsa da olmasa da nesneler farklı gözükürler. Engebe haritasına bakan bir öğrenci kağıtta sadece çizgiler görürken, bir haritacı bir arazinin resmini görür. Öğrenci ancak bir tür görsel dönüşümden geçtikten sonra, bilim dünyasına girebilir, bilim adamının gördüklerini ve gösterdikleri tepkileri o da vermeye başlar. Bilim adamı bilimsel gözlem yaparken gözleri ve kullandığı araçları dışında hiçbir yola başvuramaz. Bilim adamının laboratuvarda gerçekleştirmiş olduğu işlemler ve ölçümler zorlukla toplanmış olan verilerdir. Bilim adamı evrimden sonra hala aynı dünyaya bakmaktadır. Kullandığı dil ve laboratuvar araçlarının büyük bir kısmı da daha önce farklı şekillerde kullanılmış olsa da aynı eskisi gibi kalır. Devrim sonrası bilim, devrim öncesinde olduğu gibi içerdiği kullanımları, aynı araçlarla belirleyip, betimleyerek devam ettirir.

Kuramlar

Kuramlar, var olan olgulara uymak için parça parça evrim geçirmezler. Aksine, bir önceki bilimsel geleneğin devrime uğraması sonucu, uydukları kendi olgularıyla birlikte ortaya çıkmaktadır. İster bir keşif, ister bir kuram olsun doğanın farklı şekillerdeki yorumlanışı ilk olarak birkaç bireyin zihninde ortaya çıkar. Onlar doğayı ve bilimi farklı şekilde görmeyi öğrenen ilk kişilerdir. Böyle insanların dikkati her seferinde bunalım yaratan sorunlar üzerine yoğunlaşmıştır. Ayrıca hepsi bunalımın ortaya çıktığı alanda çok yenidirler ve eski paradigmalara ve dünya görüşüne koşullanmamış haldedirler.

Araştırmacı, olağan bilimle uğraştığı derece kapsamında bulmaca çözen biridir, paradigmaları sınayan birisi değildir. Sınama her zaman iki rakip paradigma arasında bilimsel topluluğun bağlılığı için yapılan bir mücadele şeklinde gerçekleşir. Karl R. Popper, sonucu olumsuz olduğu için yerleşik bir kuramın reddedilmesini zorunlu kılan bir sınama yöntemini yani yanlışlamanın önemini vurgular. Böylece herhangi bir doğrulama yönteminin varlığını reddetmiş olur. Popper’ın bilim için bu deneyimi önemlidir çünkü, var olan paradigmaya daima rakip bir paradigma üretir.

Yeni bir paradigmayı benimsemiş olan kişi, sorunu çözme işindeki sağladığı kanıtlara ters düşmek zorundadır. Yani eski paradigmanın bazı sorunları çözmede başarı sağlayamadığını bildiği halde yeni paradigma ile karşılaşacağı bir takım büyük sorunları çözeceğine inanması gerekir. Bu kararı verme sadece inanç ile ilgilidir. Eğer bir paradigma yarışı kazanacaksa ilk etapta birkaç taraftara ihtiyaç duyar. Paradigmayı sağlam kanıtlamalar üreten ve çoğaltan düzeye getirecek olan bunlardır. Ama ne kadar gelişmiş olsalar da bu paradigmalar tek başlarına belirleyici olamazlar. Bilim adamları akılcı insanlar olduğundan dolayı er ya da geç olarak kanıtlamalar onları ikna edecektir. Fakat hepsini birden ikna edebilecek bir kanıtlama mümkün değildir. Burada olması gereken, mesleki bağlılıkların dağılımında meydana gelen yer değiştirmelerin artmasıdır.

Devrimler Yolu ile İlerleme

Bilimsel gelişme hakkındaki şematik betimlemelere değindikten sonra devrimler yolu ile ilerlemenin üzerinde duracağız. Bir bilgi dalı bilim olduğu için mi ilerleme kaydeder, yoksa ilerleme yaptığı için mi bilim sayılır? Genellikle bir bilimsel topluluğa ait olan üyeler bir paradigma üzerinden veya birbirleri ile yakından ilişkisi olan bir dizi paradigma üzerinden çalışmalar yaparlar. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın başarılı yaratıcı çalışmanın sonucu ilerlemedir. Genel olarak, kendisi başarılı bir yaratıcı olduğu halde aynı zamanda topluluğun ortak başarısına bir katkısı yoksa bu eseri hiçbir yaratıcı okul kabul etmez. Mesela, felsefenin hiçbir ilerleme kaydetmediğini kanıtlamaya çalışan kişi, sözgelişi felsefede hala Aristoculuğun görüldüğünü vurgulayabilir, ama Aristoculuğun hiçbir ilerleme yapmadığını söyleyemez. İlerleme konusundaki bu kuşkular paradigma öncesi bu okullarda baş göstermiştir. Burada her bir okulun kendi içinden bakılmadıkça ilerleme belirtisi bulmak oldukça güçtür.

Bilimsel ilerlemenin aslında diğer alanlardaki ilerlemeden farkı yoktur. Fakat birbirlerinin amaçlarını, kıstaslarını sorgulayan rakip okullar her zaman bulunmadığı için, olağan-bilimsel toplulukların ilerlemesini görmek daha kolay olmaktadır. Bilim adamı kendi inanç ve değerlerini paylaşan sadece meslektaşlarından oluşan bir çevreye dönük olarak çalıştığı için tek bir değeri kolayca varsayabilir. Başka bir okulun veya topluluğun ne düşündüğü pek önemli olmadığı için de bir sorunu halledip, diğer bir soruna geçmesi daha hızlı olur. En önemlisi de bilimsel toplum biraz çevreye kapalı olduğu için bireyin çözeceğine inandığı sorunlar üzerinde dikkatini toplayabilmesi daha kolay olur. Bilimsel bir çevre, paradigmanın tanımladığı sorun veya bulmacaları çözmek için etkin bir araçtır. Bilimsel devrimlerde kazanç olduğu gibi kayıp da söz konusudur.

Sonuç

Thomas S. Kuhn’un dediklerini yavaş yavaş toparlayacak olursak, paradigma terimi iki şekilde karşımıza çıktı. Hem bilimsel topluluğa ait olan üyelerin paylaşımına hem de bilimsel topluluğu bir paradigma paylaşan kişilerin oluşturmuş olduğu cemaat şeklinde tanımlamış olduk. Paylaşılan örnekler olarak paradigmayı ele aldığımızda, bilimsel bir bilgi kurallar ve kuramlar bütünlüğü içerisindedir. Problemler bunların uygulanışında kolaylık sağlamak için bir araç olarak görülürler. Öğrenci birçok problem üzerinde çalıştıktan sonra başkalarını çözümleme konusunda bir kolaylık kazanabilir. Fakat başlangıçta problem çözmek doğa hakkında son derece önemli bilgiler elde etmektir. Bu tarza örneklerin olmadığı yerde, daha önce öğrenilmiş olan yasa ve kuramların çok az ampirik içeriği olabilir. Bu kurala uymamış olmamız, bir ölçeği yanlış uygulamış olmamız veya başka bir görüş tarzı ile deney yapmış olmamız mümkündür. Bu tarz şeyleri bir duyumumuz veya bir algımız olduktan sonra yapabiliriz. Sahip olduğumuz duyumlara bir anlam vermeye, bizim için verilmiş olanı çözümlemeye çalışırız. Bilim tarihinde ilerleme sağlayan atılımların her biri kendi içinde tutarlı olan farklı yaklaşımların çatışmasından doğan kavramsal devrimlerle oluşmaktadır.

Kısacası, bilimsel bilgi de tıpkı dil gibi özünde ya bir topluluğun ortak malıdır veya bir hiçtir. Bunu anlamak için de, bu bilgiyi yaratan ve kullanan çevrelerin kendilerine özgü özelliklerini bilmemiz gerekmektedir.

 

 

 

 

 

 

Thomas S. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, Kırmızı Yayınları, Eylül 2014, İstanbul.

Bir cevap yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.